erkan

Posts Tagged ‘Filiz Taylan Yüzak’

Filiz Taylan Yüzak (@ftaylanyuzak): SİYASET VE İLETİŞİMİN KESİŞİM NOKTASI OLARAK PROPAGANDA

In Uncategorized on December 12, 2013 at 15:53

SİYASET VE İLETİŞİMİN KESİŞİM NOKTASI OLARAK PROPAGANDA

 09 Aralık 2013
Serginin afişi…

 

Londra’da bulunan British Library (İngiliz Kütüphanesi) 17 Mayıs – 17 Eylül 2013 tarihleri arasında önemli bir sergiye ev sahipliği yaptı: “Propaganda: İktidar ve İkna.” Siyaset ve iletişimin kesişim noktalarını araştırmak için gittiğim sergi, “propagandanın altın çağı” 20. yüzyıl boyunca ve günümüzde çeşitli dünya devletlerince yapılan propagandaya derinlikli bir bakış sunuyor. Sergi salonu sizi bilim insanlarının ve aydınların propaganda tanımlarıyla karşılıyor.

 

Philip Taylor’ın propaganda tanımı… Philip Taylor’ın propaganda tanımı…

 

Örneğin uluslararası iletişim profesörü Philip Taylor “Propaganda, insanları istenen şekilde düşünmeye ve davranmaya ikna etme amacıyla fikirlerin iletilmesinden başka bir şey değildir.” derken, dünyaca ünlü Amerikalı dilbilimci, siyaset eleştirmeni ve felsefeci Noam Chomsky “Totaliter devlette cop ne ise demokraside de propagandanın o olduğunu” söylüyor.

Resim 2 Chomsky diyor ki…

PROPAGANDANIN NİTELİKLERİ VE AMAÇLARI

İngiliz Kütüphanesi’nin internet sitesinde yer alan bilgilere bakılırsa “savaşlarla, hastalıklarla mücadele etmek, birlik veya bölünme sağlamak için kullanılan” propaganda “genelde şaşırtıcı, bazen korkunç ve ender de olsa mizahi” bir öğe. Londra’da yaşayan Avustralyalı gazeteci ve belgesel yapımcısı John Pilger ise propagandayı devletler düzeyinde kullanılan bir halkla ilişkiler türü olarak tanımlıyor.

“Sam Amca”, 1917 “Sam Amca”, 1917

Aslında propaganda sözcüğüyle aslında ilk kez 17. yüzyılın başlarında Katolik Kilisesi’nin “Congregatio de Propaganda Fide” (“İnanç Yayma Cemiyeti”) adlı, misyonerlik çalışmalarından sorumlu oluşumu kurmasıyla karşılaşmışız. Ancak Chomsky bu sözcüğün aslında 20. yüzyıla dair bir terim olduğunu söylüyor. İngiltere’de 1. Dünya Savaşı’nın sonlarında kurulan, Londra merkezli ve propaganda yapma amaçlı Bilgi Bakanlığı’nı da buna örnek olarak veriyor.

 

Kent Üniversitesi Modern Tarih profesörü, 20. yüzyıl siyasetinde propaganda uzmanı David Welch ise propagandanın eğitim ve reklam gibi benzer alanlardan azmettiricilerin amacı sayesinde ayrıldığına dikkat çekiyor. Welch’e göre her propaganda kötü amaçlı olmayabilir, ancak propaganda önyargıları kuvvetlendiren bir unsurdur. Peki propaganda ne zaman tehlikeli ya da zararlı haline gelir? Welch diyor ki, “Propaganda eski totaliter devletlerde veya diktatörlüklerde sorunludur; çünkü alternatif bilgi kaynaklarına erişim yoktur.”

 

Kütüphane’nin Sosyal Bilimler küratörleri Jude England ve Ian Cooke’un 200’den fazla malzeme toplayarak açtıkları ve Londra’da ses getiren bu serginin multimedyanın sağladığı olanakları etkili kullandığını düşünüyorum. Sergi propagandanın bariz araçlarını da afişe etmiş: posta pulları, dolarlar (para) ve bazı marşlar da bunların arasında. Örneğin tüm dünya ülkelerinin milli marşları, İngilizce metin çevirileriyle birlikte ses kaydı olarak sunulmuş. Türkiye milli marşının İngilizce metni de aşağıda:

 İstiklal Marşı’nın İngilizce metni… İstiklal Marşı’nın İngilizce metni…

Ayrıca birçok metin, çizgi film, kartpostal, rozet, kitap, afiş, poster, broşür ve video da cabası. Bütün materyalleri incelemeye kalksanız bir tam gününüzü alabilirdi. Dolayısıyla ben bir iş çıkışında bulduğum iki saatlik zaman diliminde her şeyi gözlemleme fırsatı bulamadım. Ama dikkatimi çeken öğeleri burada paylaşmak isterim. Sergide kronolojik değil, tematik bir sıra izlendiği için benim paylaştığım örnekler de tarih sırasına göre dizili değil.

GÖZÜME TAKILANLAR

Resim 5

 Tavandan sizi izliyor gibi görünen Stalin, Mao, (Eva) Peron, Hitler, Mussolini ve Churchill’in portreleri, üzerlerinde farklı propaganda tanımlarının yer aldığı cansız mankenlerin ardından beni serginin başlangıç noktasına yönelttiler.

 “İngiliz İmparatorluğu’nun ürünlerini tercih ediniz” “İngiliz İmparatorluğu’nun ürünlerini tercih ediniz”

Dikkatimi çeken ilk şey, 1927 yılında Hindistan’da verilen dikkat çekici bir ilan oldu: o yıl İngiltere’nin Hindistan’a ihracatının 86 milyon sterlin  değerinde olduğunu muştulayan ilan şöyle buyuruyor: “En iyi müşterinizi her seferinde İmparatorluk ürünlerini talep ederek destekleyin.”

Tabii propagandanın bazı türleri kendilerini çok kolay açık etse de, bütün propaganda araçlarının elle tutulacak kadar somut olmadığını da söylememiz gerek. Örneğin 1960’lı yıllarda ABD ve Rusya arasında geçen “uzay yarışı” da propagandanın aracı olmaktan kurtulamamış. Ancak dikkatle bakılırsa anlaşılabilecek bir diğer propaganda aracı da markalaşma. The Independent gazetesinde yazan Adrian Hamilton sergiyle ilgili “Büyük Birader Sizi İzliyor” başlıklı eleştirisinde, İngilizlerin her zaman propagandanın demokrasiler değil, despot rejimler tarafından yapıldığını ve kendilerinin “propagandalar üstü” olduğunu düşündüklerini, ancak bunun geçerli olmadığını yazıyor. (1) 2012 Londra Olimpiyatlarının, özellikle de açılış töreniyle “ulusal markalaşma” veya “ülke markalaşmasına” katkıda bulunan bir etkinlik olması Hamilton’ın haklılığını kanıtlıyor.

 

Rosie the Riveter Rosie the Riveter

Rosie the Riveter (Perçin Çekici Rosie), ABD’de İkinci Dünya Savaşı’na gitmeden önce erkeklerin yaptığı ve savaş için hayati önem taşıyan işleri yapmaya kadınları teşvik etmek için çizilen bir karakter. 1940 yılında çalışan Amerikalı kadın sayısı 12 milyonken bu sayının 1944 itibarıyla 20 milyona yükselmesinde Rosie’nin bir kültür ikonuna dönüşmesinin de payı olduğu kuşkusuz. Ancak savaşın ardından, 1947’de milyonlarca kadının savaştan dönen askerlere istihdam sağlamak amacıyla işlerinden kovulmasıyla savaş öncesi iş modelleri yeniden kurulmuş. Chicago menşeli The Four Vagabonds grubunun “Rosie the Riveter” adlı, 1943 çıkışlı şarkısı da Rosie’yi müzik yoluyla tanıtmış. Bu şarkının sadece müziğine odaklandığınızda son derece neşeli bir caz parçası dinlediğiniz izlenimine kapılıyorsunuz, fakat propagandanın ayak sesleri şarkının sözlerinde saklı: “Rosie zafer için çalışıyor, tarih yazıyor. Bu küçük çelimsiz kadın bir erkekten daha fazla şey yapabiliyor.” (2) “Rosie perçinleme makinesinde fazla mesai yapıyor, böylece Charlie’yi koruyor. Bir sürü milli savunma tahvili satın alıyor. Daha çok tahvil almak istiyor, biriktirdiği tüm nakit parayı milli savunmaya veriyor. Bu kız gerçekten akıllılık ediyor.” (3) “Diğer kızlar en sevdikleri kokteyl barında sek Martinilerini yudumlayıp yedikleri havyarla ağızlarını şapırdatıyorlar. Ama onları gerçekten utandıran, Rosie adında bir kız var.”  (4)

Dış basında 1930’lu yıllarda Hitler karşıtı propagandayı durdurmak için yayımlanmış, “Hitler’in Mevcudiyetinde Gençlik” adlı bir fotoğraf kitabını varlığını da yine bu sergi sayesinde öğreniyorum. Berlin’de 1934’te basılmış, fotoğrafçı Heinrich Hoffman’ın imzasını taşıyan kitapta Hitler Alman ulusunun iyiliksever babası, çocukların ve gençlerin hayran olduğu biri olarak resmediliyor. Ey propaganda, sen nelere kadirsin!

“İçimizdeki Düşman” “İçimizdeki Düşman”

Sergide ilginç bulduğum bir pano da yukarıdakiydi. Burada yazılı olanları Türkçeye çevirerek aynen aktarıyorum:

“Bazı devletler ve siyasi hareketler bir ulusun kötü yanlarını nüfusun din, ırk, siyaset, sosyal sınıf veya kültürle tanımlanmış bir altkesitini suçlayarak destek kazanmaya çalışırlar. Burada amaç, dikkatleri o devletin veya siyasi hareketin siyasi başarısızlıkları konusundaki eleştirilerden uzaklaştırmak veya halktan bir türlü rağbet göremeyen politikalara yönelik rıza üretmektir. Bu bazı grupların kendi ülkelerinde “dışlanmışlar” olarak yaftalanmalarına neden olmakta ve bir suçu başkasının üzerine atma, zulüm ve cinayet ortamı yaratmaktadır.” Alın size Gezi Parkı direnişinin teorik açıklaması!

 

Düşman olarak Devlet” Düşman olarak Devlet”

Bana Gezi ruhunun önemli öğelerinin sosyal medya ve mizah olduğunu yeniden hatırlatan pano da üstteki oldu. Türkçe meali şu şekilde:

“Bir ulus içindeki muhalif gruplar propagandayı güncel rejimin meşruiyetine meydan okumak için kullanırlar. Bu kişiler kendilerini haklarından mahrum edilmiş hissedebilirler, ayrıca hükümetin baskıcı olduğunu veya bir dış gücü temsil ettiğini de düşünebilirler. Böyle gruplar ulusal hükümetlerin erişimi olan kaynak üretimi ve dağıtımından yoksundurlar. Genelde sansür ve şiddet tehdidi yoluyla yaratılan, uçsuz bucaksız bir zulüm ortamında, veya en azından bir şüphe bulutu altında faaliyetlerini sürdürürler. İletişim kanallarına erişim sınırlı olduğunda şoke edici görüntüler ve tanıklığın kullanılması, bir mesajın daha geniş çevrelerce duyulması için etkili olur. Bunun yerine mizah da devleti eleştirmek ve taşlamak için kullanılabilir.”

Vietnam Kazanacak! Vietnam Kazanacak!

Neyse ki propagandayı sadece gücü ve iktidarı elinde bulunduran taraf kullanmıyor. Bu pop-art posteri, 1970 yılında Vietnam Savaşı’nı eleştirme amacıyla Asya, Afrika ve Latin Amerika Halkı İçin Dayanışma Örgütü tarafından hazırlatılmış. Küba’nın başkenti Havana’da, 1966’da bir grup sömürgecilik karşıtı solcu tarafından kurulan örgütün diğer posterleri de Batılı ülkelerin müdahaleci politikalarına karşı çıkmak için tasarlanmış.

Özgürlük Heykeli mi Gözetleme Kulesi mi? Özgürlük Heykeli mi Gözetleme Kulesi mi?

Propagandanın bir diğer ayağı da demokratik özgürlükler konusunda karşımıza çıkıyor: Yukarıda gördüğümüz, 1971 yılında hazırlanan bir Sovyetler Birliği posteri. New York’taki ünlü Özgürlük Heykeli, burada bir özgürlük simgesinin tam tersine ABD polisinin kendi halkını gözetlediği bir kuleye benzetilmiş. Ne yazık ki Amerikalı eski casus Edward Snowden’ın açıkladığı belgelerin gösterdiği gibi, ABD bugün sivil bireylerin elektronik posta mesajlarının yanı sıra bilgi bankalarını taramak suretiyle özel kimlik bilgilerini toplayabiliyor. Yani ABD gözetleme kulesi günümüzde de faaliyetlerini tüm hızıyla sürdürüyor!

ABD sanatında hakikatin yer-siz’liği... ABD sanatında hakikatin yer-siz’liği…

Yine Sovyetler Birliği’nden çıkma bu çizim de beni çok etkiledi: ABD’de sanat gerçek dünya yerine hayal ürünlerini resmediyor. Hakikate duyarsızlık ancak bu kadar iyi ifade edilebilirdi.

Propagandanın kurbanı kesekağıdı… Propagandanın kurbanı kesekağıdı…

Propagandanın yapıldığı materyaller de sınır tanımamış. 1916’da İngiltere Ulusal Savaş Tasarrufları Komitesi’nin hazırlattığı kese kağıtlarının üzerinde savaşa katılımla ilgili mesajlar yazıyormuş. Yapılacak bağışların savaşın süresini kısaltacağı ve zaferle sonuçlanacağı iddiası bu mesajlardan yalnızca biri. Bu kesekağıtlarının savaşla ilgili posterlerden daha çok kişiye ulaşması sürpriz değil.

Beni destekleyecek misin?” Beni destekleyecek misin?”

Bir başka kesekağıdı üzerine basılmış mesajı okuyoruz: “Beni destekleyecek misin? Düzenli olarak, mümkün olduğu kadar çok sayıda Savaş Tasarrufu Sertifikası satın alın veya Savaş Tasarrufları Derneklerinden birine üye olun.”

Resim 15

1940’lı yıllarda artık bu mesajların benzerlerine kadın eşarplarının üzerinde bile rastlanır olmuş.

Hintlilerin Bağımsızlık Ligi - “İngiliz şeytanları” Hintlilerin Bağımsızlık Ligi – “İngiliz şeytanları”

Yukarıdaki karikatürde ise Hintli çocukların İngiliz bayrağının önünde eğilmesini emreden veya onları okulda döven zalim İngilizlerin faaliyetleri konu ediliyor. Okuyoruz: “Bu İngiliz şeytanlarını ülkemizden defedin!” Hintlilerin Bağımsızlık Ligi bu karikatürü milliyetçi duyguları ve İngiliz hükümdarlığından bağımsızlaşma arzularını körüklemek için hazırlatmış. Bu Ligde temsil edilen milliyetçiler ve sömürgecilik karşıtı gruplar, bilgiye erişimi regüle eden İngilizlere karşı kampanyalarına halkın destek vermesi için propaganda yöntemine başvurmuşlar. Hindistan, dünyaca ünlü lideri Gandhi’nin barışçıl ama kararlı adımları sayesinde 1947’de bağımsızlığına kavuşmuştu.

Zulmün simgesi olarak Churchill... Zulmün simgesi olarak Churchill…

Yukarıda da İngiltere’nin eski Başbakanlarından Churchill’in Hintlileri zincire vurduğu görülüyor. Churchill İkinci Dünya Savaşı sırasında yapılan İngiliz propagandalarında bir özgürlük kahramanı olarak lanse edilmiş olsa da Hintli milliyetçiler onu zulmün simgesi olarak görmüşler. Haksız da sayılmazlar.

TOPARLARSAK…

Bu yazıda ben daha ziyade bariz propaganda örneklerini verdim. Ancak Cooke’un dediği gibi propaganda sadece “kötü adamlar” tarafından yapılmaz. Pilger’a göre propaganda “sinsidir”, “mutlak güce sahiptir”, “tanımlanması ve saptanması zor olabilir.” Serginin küratörlerinden Ian Cooke da onu şu sözleriyle destekliyor: “Propaganda genelde yalandan ibaret ve kötü insanların üretimi olarak görülür, sergiyle bu görüşe meydan okumak istedik. Propagandanın bir tek değil, birçok tanımı var.”

“Her gün”, her yerde ve herkesçe yapılagelen” propagandayı şu an içinde bulunduğumuz sosyal medya çağında giderek daha çok kişinin kullanabildiğini ve kullandığını unutmamak gerekiyor. Hamilton’ın yazdığı gibi, propagandanın işe yaramadığını düşünmek tam da bu yüzden yanlış. Çünkü medya ve sosyal medyayı kullanarak farkına varmadan insanların duygularını ve önyargılarını kuvvetlendiren bir araç olan propagandanın kollarına atılmamız an meselesi…

 

NOTLAR:

(1) Kaynak: Adrian Hamilton, “Big Brother is watching you: Propaganda at The British Library”, 26 Mayıs 2013

http://www.independent.co.uk/arts-entertainment/art/reviews/big-brother-is-watching-you-propaganda-at-the-british-library-8632962.html

 (2) “She’s making history, working for victory (…) That little frail can do more than a male can do”

(3) “Rosie is protecting Charlie

Workin’ overtime on the riveting machine

Rosie buys a lot of War Bonds

That girl really has sense

Wishes she could purchase more Bonds

Putting all her extra cash in National Defense”

 (4) While other girls attend their favorite cocktail bar

Sipping dry Martinis, munching caviar

There’s a girl who’s really putting them to shame

Rosie is her name”

 

Yazı ve fotoğraflar: Filiz Taylan Yüzak

İletişim: filiztaylanyuzak@gmail.com

 

Enhanced by Zemanta

Filiz Taylan Yüzak Coursera üzerine yazdı: “UZAKTAN VE ÜCRETSİZ AMA KALİTELİ EĞİTİM Mİ İSTİYORSUNUZ? COURSERA’YA BUYRUN!

In Uncategorized on October 28, 2013 at 16:14

 
UZAKTAN VE ÜCRETSİZ AMA KALİTELİ EĞİTİM Mİ İSTİYORSUNUZ? COURSERA’YA BUYRUN!

 

Coursera, ABD’de bulunan Stanford Üniversitesi’nin öğretim üyeleri Daphne Koller ve Andrew Ng tarafından Nisan 2012’de kurulmuş ücretsiz bir online eğitim sitesi. Kuruluşundan bu yana dünya çapında 5 milyondan fazla öğrencisi olan sitenin sistemine şu an kayıtlı öğrenci sayısı ise 60.000’i geçti. Coursera sayesinde bilgisayar bilimlerinden tarihe, edebiyattan sağlık politikalarına kadar çok geniş bir yelpazede 70 üniversite hocasından, ücretsiz ve üniversite düzeyinde tam 440 akademik ders alabiliyorsunuz. Projenin başlıca destekçileri ABD’deki saygın üniversitelerden Stanford, Pennyslyvania, Michigan ve Princeton. Projeyi destekleyen dünya üniversitelerinin sayısı ise 100. Dersleri ABD’den Japonya’ya dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan 73 üniversitede çalışan hocalar veriyor. Peki ya öğrenciler? Onlar da 190 farklı ülkede yaşıyor. Ancak Coursera’dan en çok ders alan öğrenciler ABD, Brezilya, Hindistan, Çin, Kanada, İngiltere, Rusya ve Almanya’da bulunuyor. Bu platform kâr amacı gütmüyor, ancak Temmuz ayında Forbes dergisinde yayımlanan bir makaleye göre, Coursera’nın arkasındaki şirket sitenin büyümesi için gerekli nakit para miktarını üçe katlamayı başarmış.

 

Sistem şöyle işliyor: Genelde 6-12 hafta arasında süren dersleri internet üzerinden yayınlanan videolardan takip edip her hafta bir yazılı ödev yapıyor ve okuma listesini tamamlıyorsunuz. Dersler bittikten sonra yapılan bitirme sınavı da ödevler gibi sınıfı geçip geçmediğinizi belirleyen bir etmen. Eğer sınıfı geçerseniz hocanızdan imzalı sertifikayı yine site üzerinden alabiliyorsunuz.

 

Sitenin ve derslerin dili İngilizce, ancak bazı derslere Türkçe altyazı konması projesinin ortağı Koç Üniversitesi sayesinde şu an üç ders Türkçe altyazıyla izlenebiliyor. Bunlar: İnsan-Bilgisayar Etkileşimi (Stanford Üniversitesi), Oyunlaştırma (Pennsylvania Üniversitesi), Hollywood’un Dili: Hikaye Anlatımı, Ses ve Renk (Wesleyan Üniversitesi).

 

Peki bu sitenin kuruluş amacı ne? Coursera’nın direktörlerinden Julia Stiglitz “bilginin sınırlarının kalmadığı” bir dünyada ücretsiz ve erişilebilir eğitimin herkesin hakkı olduğunu savunuyor: “Stanford, Yale, Pennsylvania, Edinburgh, Harvard, M.I.T, California, Princeton gibi üniversitelerle çalışıyoruz. Gittiğimiz ülkelerde en iyi üniversitelerle anlaşıyoruz ve onları sisteme dahil ediyoruz. Türkiye’de henüz hiçbir üniversite ile bu konuyu görüşmedik.”

Belki Koç Üniversitesi bu alanda da bir ilki gerçekleştirerek Coursera sistemine dahil olur, kimbilir…

Coursera alanında tek değil, edX  ve Udacity de bu amaçla hizmet veren platformlar. Aralarındaki farklar nedir diye merak ediyorsanız üşenmemişler, bu üç siteyi karşılaştırmışlar. Kısaltarak Türkçeye çevirdim, aşağıda sunuyorum.

Üç Sitenin Karşılaştırmalı Avantajları ve Dezavantajları

Coursera

Udacity

edX

Avantajları:
– Değişik konularda çok sayıda ders mevcut
–  Tek tek derslerle ilgili çok bilgi veriliyor
–  Birçok dersin görüntülü konuya giriş videosu var
– Birçok dersin yabancı dilde altyazısı var
– Neredeyse tüm derslerden sertifika alabiliyorsunuz
– Kariyer hizmeti sunuyor
– Merkezi forum mevcut

Avantajları:
– Tüm derslerin görüntülü özeti sitede mevcut
– Etkileşimli /interaktif bölümleri var
– Son teslim tarihi olmadığı için kendi öğrenme hızınız belirleyici oluyor
– Tüm derslerden sertifika alabiliyorsunuz
– Kullanıcılar topluluk forumlarını kullandıkları zaman ödüllendiriliyorlar

Avantajları:
– Değişik konularda çok sayıda ders mevcut
– Tek tek derslerle ilgili çok bilgi veriliyor
– Birçok dersin görüntülü konuya giriş videosu var
– Bazı dersler yabancı dilde veriliyor, bazıları da yabancı dilde altyazılı
– Tüm derslerden sertifika alabiliyorsunuz
– O dersi alan kişilerle paylaşım yapabildiğiniz forumlar mevcut

Dezavantajları:
– Bazı ödevlerinize hoca değil, dersi alan diğer öğrenciler not veriyor

– Sertifika alabilmek için tüm ödevlerinizi son teslim tarihinde vermeniz gerekiyor
– Derse her hafta ayırmanız gereken süre ve ödevlerin son teslim tarihleri bazı kişiler için zorlayıcı olabiliyor

Dezavantajları:
– Ders sayısı sınırlı
– Derse başlamadan önce içeriği özetleyen ders programı sitede yok

– Yabancı dile çeviri şansı sunmuyor

Dezavantajları:
– Derse her hafta ayırmanız gereken süre ve ödevlerin son teslim tarihleri bazı kişiler için zorlayıcı olabiliyor

 

Tablodan da görüldüğü gibi üç sitenin ortak ve farklı özellikleri bulunuyor. Coursera dışındaki siteleri kullanmadığım için onlar hakkında yorum yapmak istemem. Coursera’nın dezavantajları arasında bence en önemlisi derse her hafta düzenli olarak en az birkaç saat ayırmanız gerekmesi. Video derslerini izlemek, okumaları yapmak ve her hafta ödev hazırlamak özellikle tam zamanlı çalışan bir kişi için zorlayıcı olabilir. Bir de sertifika almak istiyorsanız tüm ödevlerinizi son teslim tarihinde vermeniz ve sınavı da belirlenen zaman dilimi içinde geçmeniz gerekiyor. Ben bu siteden Ağustos-Eylül ayları arasında Wesleyan Üniversitesi’nde çalışan Prof. Dr. Scott Plous’un altı haftalık “Sosyal Psikoloji” dersini aldım ve içeriğinden çok memnun kaldım. Plous hem çok bilgili hem de öğrencinin dikkatini derste tutmak için görsel teknikler deneyen, son derece ilginç öyküler ve deneyler anlatan bir hoca. Ancak söylediğim gibi, tam zamanlı çalışan biri olarak her hafta derse adamam gereken süre bana çok fazla geldi. Ama sonunda sınıfı geçtim ve sertifikamı aldım J İnsan bu siteden aldığı eğitimin kalitesine karşın ücretsiz olmasını göz önünde bulundurduğunda o kadar kusur kadı kızında da olur diye düşünüyor J Siz de istediğiniz konuyu öğrenmeye bir an önce başlamak isterseniz, adresiniz belli: https://www.coursera.org/

 

Filiz Taylan Yüzak

İletişim: filiztaylanyuzak@gmail.com

 

 


“Harvard’dan, Yale’den online ders al”, Hürriyet, 10 Haziran 2013, http://www.hurriyet.com.tr/egitim/23471670.asp
Enhanced by Zemanta

Filiz Taylan Yüzak EFD’ye özel yazdı: George Brock’la GAZETECİLİĞİN GELECEĞİ KONULU BİR BEYİN FIRTINASI…

In Uncategorized on September 26, 2013 at 18:10

GAZETECİLİĞİN GELECEĞİ KONULU BİR BEYİN FIRTINASI…
26 Eylül 2013, Filiz Taylan Yüzak
İletişim: filiztaylanyuzak@gmail.com
 

Londra’daki Yazarlar ve Gazeteciler” adlı Meetup buluşmasının ilk konuğu Londra-City Üniversitesi’nin Gazetecilik Bölüm Başkanı, Profesör Dr. George Brock’tu. Bu toplantı için farklı ülkelerden gelmiş (Slovakya, Almanya, Türkiye, Hindistan, Yeni Zelanda, İrlanda, İngiltere, Finlandiya), ancak Londra’da yaşayan yaklaşık 10 gazeteci, gazeteci adayı ve gazetecilik öğrencisinden oluşan bizler, 17 Eylül akşamı Londra’nın fazlasıyla turistik ve popüler Covent Garden semtindeki bir Fransız lokantasında buluştuk.

Brock’un konuşması daha çok 3 Eylül 2013’te yayımlanan yeni kitabına (Out of Print: Newspaper, Journalism and the Business of News in the Digital Age” – “Baskısı Tükendi: Dijital Çağda Gazete, Gazetecilik ve Haber İşletmesi”) odaklandı. Basılı medyanın neden düşüşe geçtiğini ve dijital teknolojinin gazetecilik pratikleri üzerindeki etkilerini sorgulayan bu kitap, gazeteciliğin geleceği konusunda iyimser olmamız gerektiği savı üzerinde duruyor.

Kitap, gazetelerin internet sitelerinin basılı kopyalarından daha fazla tercih edildiği ve internetin haberleri gazetelerden daha hızlı ve daha çok kişiye dağıttığı günümüzde, gazeteciliğin küresel ölçekte yeniden düşünülmesi gerektiğini ve bu yeni teknolojinin taleplerini karşılamaya hazır olunması gerektiğini aktarıyor. Japonya’da, Almanya ve Finlandiya dışındaki Avrupa ülkelerinde (İngiltere de buna dahil) ve ABD’de gazete tirajlarının ve basılı versiyonun getirdiği reklam gelirlerinin düştüğü, baskı maliyetlerinin ise arttığı, “yurttaş gazeteciliğinin” ve sosyal medyanın etkisinin artık büyük olduğu dikkate alındığında, bu yeni iletişim çağında gazeteciliğin teori ve pratiğinin değişmesi gerekiyor. Brock konuşmasında bölgesel gazetelerin durumunun kötüye gittiğini, birçok online haber sitesinin başarılı olamadığını, habercilik kalitesinin günlük gazetelerdeki zaman baskısı yüzünden azaldığını anlattı. Artık orijinal haberciliğin yerini “churnalism” (yayık gazeteciliği)  almış durumda. Bu da hak ettiğinden daha düşük maaş alan “köle”lerin kendilerine halkla ilişkiler şirketleri tarafından gönderilen basın bültenlerini hızlıca yeniden yazdıkları bugünün gazetecilik pratiğine işaret etmekte.

Brock internetle birlikte enformasyon miktarının geçmişe oranla çok arttığını, ancak bunun her zaman güvenilir, saygın ve doğru enformasyon demek olmadığını anlattı. Ancak internetin gazete tirajlarının düşüşü konusunda günah keçisi haline getirildiğini söyledi: zira İngiltere’de ulusal çapta yayın yapan gazetelerin tirajları sanıldığı gibi internetin keşfiyle değil, televizyon ve radyoların yayına başladığı 1950’li yıllarda azalmaya başlamış.

Öte yandan dijital baskıların habere hızlı erişim dışında iki avantajı daha var: basılı gazeteler gibi çevreye zarar vermiyorlar; ayrıca tekzip ve düzeltmeler dijital baskılarda hemen yayımlanabiliyor. Gazete tirajlarının azalmasına cevaben, İngiltere’de yayımlanan beş günlük ve ciddi gazetenin ikisi, dijital gazete versiyonlarını paralı hale getirdiler. Bunlardan biri olan iş dünyası, ekonomi ve finans gazetesi Financial Times’ın dijital baskısı, basılı versiyonuna göre çok daha fazla satıyor. İngiliz gazetelerinin dijital abonelik sistemiyle ilgili daha fazla bilgi için “İngiltere’de basılı medyanın geleceği: abonelik sistemi ve ücretsiz yayınlar” adlı blog post’umu okuyabilirsiniz: http://londranotlari.wordpress.com/2013/07/28/ingilterede-basili-medyanin-gelecegi-abonelik-sistemi-ve-ucretsiz-yayinlar/
Peki gazetecilik mesleğinin ve bir haber aracı olarak gazetenin geçtiği bu zor dönemde Brock neden iyimserliği savunuyor ve önerdiği çözüm nedir? Brock öncelikle basılı gazetecilik reklamları gibi tek ve büyük bir gelir kapısının artık var olmayacağını kabul etmemiz gerektiğini söyledi. Bu gerçeğe bir an önce adapte olunması, yeni iş modellerinin ve gelir kaynaklarının geliştirilmesi gerekiyor, çünkü online yayıncılık şimdiye kadar yeni bir iş modeli bulabilmiş değil.

Yukarıda da belirtildiği gibi gazeteler artık haber değil, analiz, değerlendirme ve yorumları için okunuyor. Dolayısıyla basılı gazetelerin bir haber aracı ve kültürü olarak önemi, habere hızlı erişimi sağlayamadıklarından gelecekte azalacak. Ancak basılı gazeteler ölmeyecek, sadece dönüşecek. Örneğin günlük gazetelerin yerini haftalık gazeteler veya Pazar gazeteleri alacak, bazı gazeteler de dergi gibi uzmanlaşmış yayınlar haline gelecekler.

Brock’a göre bu geçiş ve değişim süreci yaşanırken gazetelerin başarılı olabilmesi için tek bir formül, sihirli bir değnek var olmayabilir. Ama burada aslolan, gazetecinin ahlak ve muhakeme duygusudur. “Yeni bir iletişim çağına girerken hiç kimse bu çağın ihtiyaçlarının tam olarak ne olacağını tahmin edemez. Tek yapabileceğimiz değişim sularında daha iyi yüzebilmek için donanımımızı artırmak olacaktır.”

Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi için Brock’un 21. yüzyıl medyası ve gazeteciliği konusuna odaklanan kendi internet sitesine göz atabilirsiniz: http://georgebrock.net/

george brock

George Brock kimdir?

“Out of Print: Newspaper, Journalism and the Business of News in the Digital Age” (“Baskısı Tükendi: Dijital Çağda Gazete, Gazetecilik ve Haber İşletmesi”) adlı kitabın yazarı olan Brock, 2009’dan bu yana Londra-City Üniversitesi’nin Gazetecilik Bölüm Başkanı’dır. Muhabir olarak 1981’de girdiği The Times gazetesinde 2009’a kadar sayfa editörü, dış haberler editörü, yorum editörü, Brüksel büro şefi, Avrupa Haberleri Editörü, Yönetici Editör, Cumartesi Baskısı Editörü ve Uluslararası Editör görevlerini üstlenmiştir. Ayrıca düzenli olarak televizyona çıkmakta ve The Times gazetesinin Edebiyat Eki’ne, ABD, Polonya ve İsveç menşeli gazetelere yazmaktadır. 2004-2008 yılları arasında Dünya Editörler Forumu’nun başkanlığını yapmıştır ve 2001’den bu yana yönetim kurulu üyeliğini sürdürmektedir. 2001’den bu yana Uluslararası Basın Enstitüsü’nün yönetim kurulu üyeliğini ve İngiltere Komitesi başkanlığını yapan Brock, 1997-2004 arasında da The Times Gazetesi Ltd. Şti.’nin yönetim kurulu üyeliğini üstlenmiştir. Brock’un daha önce ortak yazarlığını yaptığı kitap çalışmaları arasında, İngiltere’nin “Demir Leydi” lakaplı eski ve en nüfuzlu Başbakanlarından Margaret Thatcher’ın “Thatcher” başlıklı, 1983 tarihli yaşam öyküsü de yer almaktadır. Londra’da yayımlanan bu kitaptan önce, 1980 yılında ABD’de yayımlanan “Siege Six Days at the Iranian Embassy” adlı kitabın ortak yazarıdır. 1976-1987 yılları arasında The Guardian gazetesinin Pazar günleri yayımlanan kardeş gazetesi “The Observer”da çalışmıştır. Oxford Üniversitesi Modern Tarih bölümündeki yüksek lisansını 1973 yılında tamamlayan Brock, Fransızca da bilmektedir.


Kaynak: http://www.scribd.com/doc/28560140/George-Brock-Is-News-Over 17 Mart 2010, George Brock, “Is News Over?” başlıklı City Üniversitesi Gazetecilik Bölümü açılış konuşması

Enhanced by Zemanta